BLOG

Likya Yolu; Öz’e Dönüş Hikayesi

 |  Kategori: Yarış Raporları  |  Yazan: Göksen Çınar  |  Yorum: 0 yorum

Bir içe dönüş başladı, sıcakta, ateşin bizi çağırdığı yerde. Ama bitmedi. Her yoldan çıktığımızda, her nefesimiz yetmediğinde biraz daha dibe indik. Kustuk içimizde bizi dibe iten şeyleri ki yukarıya çıkabilelim. Her nefes alışımızda suyun dibinden yüzeye çıkmaya çalışan dalgıçın elbisesindeki havayı doldurup ağırlıkları boşaltması gibi, ciğerlerimizi doldurup içimizdeki zehiri bıraktık. An geldi tıkandık ama vazgeçmedik, "sonunda ölüm yok ya" dedik, direndik..

Bir içe dönüş başladı, sıcakta, ateşin bizi çağırdığı yerde. Ama bitmedi. Her yoldan çıktığımızda, her nefesimiz yetmediğinde biraz daha dibe indik. Kustuk içimizde bizi dibe iten şeyleri ki yukarıya çıkabilelim. Her nefes alışımızda suyun dibinden yüzeye çıkmaya çalışan dalgıçın elbisesindeki havayı doldurup ağırlıkları boşaltması gibi, ciğerlerimizi doldurup içimizdeki zehiri bıraktık. An geldi tıkandık ama vazgeçmedik, "sonunda ölüm yok ya" dedik, direndik.. Aklımız kaldı orada, Runfire’da. Ve o özlem ile bilinmez Likya bizi bekliyordu. Daha ilk an'dan herşeyin farklı olacağı belliydi. Bir kere 32 ultracı vardı düşünsenize, 32 deli insan! Sadece o gece bizimle yemek yiyebilecek ama sonrasında tam 1 hafta yanında kahve bile içmeye çekineceğimiz 32 insan. Onların 1 haftası, bize o kadar çok şey öğretiyor ki hiç farkında değiller. Biz hanım evlatları ayağımıza bir diken battı diye ah uh derken, paramparça ayakları için "ayakkabıya girsin gerisi kolay" diyebilecek erdemdeler. O zaman anlıyorsun ne kadar saçma bir hayat yaşayıp ne kadar saçma şeyleri gözümüzde kocaman büyüttüğünü. Bir diken sana örnek oluyor, belki de ödeyemedin diye strese girdiğin faturanın üzerinde yarattığı gereksiz stresi ya da alamadığın bir ayakkabının çantanın değersizliğini.. Senin, senden başka değerli bir şeyinin olmadığını öğreniyorsun orada. Ve dünyevi hayatın değersizliğini, içinde yaşadığımız tiyatroyu görüyorsun orda. Sen, günde 4-5 saat parkurda savaşırken, ardından neler hissettiğini görünce, tv’de internette dönen sahte oyunlara gülüp geçiyorsun. Öyle ki Likya, bazen 1 gün internetsiz kalıp saatlerce sohbet edecek malzemen olduğunun farkına varıyorsun. Aslında paylaşmak o kadar güzel ki bir bilseniz...

Bakiye ablamız var bizim, tanırsınız. Her söylediğini dikkatle dinlemek lazım, tabiri caizse kadın öğüt kusuyor her cümlesinde. İlk gün dedi ki "bu benim ne ilk ne de son yarışım, ona göre yarışmam lazım, siz de öyle yapın. Burada PB yapıp bir daha yarışamayacak bir sakatlıkla dönmeyi istemiyorsanız akıllı yarışın ve hırsınıza yenik düşmeyin, bundan sonra 100 yarış daha koşmak istiyorsanız beni dinleyin". O kadar haklıydı ki, ilk tehlike atlattığımızda bunu daha iyi anladım. 5.ci gün 3 kere bileğim dönünce Bakiye ablanın sözleri tokmak gibi beynime vurdu. Bu kadın özel, onu her yakaladığınızda dinleyin can kulağı ile, mutlaka önemlidir söyledikleri..



Mesela ay vardı ve bulutlar. Çok enteresandı dans eder gibi, Tango’yu bilir misiniz? Az anlatayım; Erkek figürü yaptırır ama arada yavaşlar ve kadının süs koymasına, hareketi monotonluktan çıkartıp, bir tarz, güzellik, eda katmasına izin verir. Ve sonra kadın süsler o dansı, üzerine dikilmiş elbise gibi tüm zerafetini ortaya koyar, işi bittiği anda erkek tekrar devreye girer ve akış devam eder. Aynı böyleydi işte. Bir ay vardı tepede tüm ihtişamı ile ama onun güzelliğini ve süslemesini ortaya çıkartabilmek için bulutlar önüne geçip tüm ışık oyunlarını yapmasına olanak sağladı Ay'a. Sonra bizi O'na aşık etti ve sessizce dağılıp gitti, akış devam etti. Yıldızlar devreye girip üzerimizi örttü bu sefer, Ay'a partnerlik ederek.. 

Gökyüzü müdür güneşin kendisini sunmasını sağlayan? Yoksa yeryüzü müdür dönerek güneşe doğma ve batma imkanı sağlayan? Güneş sabitse eğer ve hep oradaysa, bize bu muhteşem dansı izlettiren nedir?
Aşkın Turuncu hali, hüzün isteyene hüzün, sevgi isteyene sevgi verir.. Dudakları kavuşturur, kalpleri birleştirir, bazen bir rakı bardağına eşlik eder tek kalmasın diye. Gün batımlarını sevdiğimi bilmeyen kalmadı sanırım, ama en çok da ona anlam katan bir şeyler olduğunda severim gün batımlarını. Bazen bir yarışın ortasında batar o gün, veya dinlenme safhasında, bazen de sevdiğinin yanında. Bazen otobüsün arka camında kimi zaman da senin onu unuttuğunda hatırlatma baabında.. Güneş sabitse eğer, bize bu muhteşem görsel şöleni sunan nedir? Gökyüzü müdür yoksa yeryüzü mü? Yoksa mucize mi? Biz bu duygu selinde boğuşurken 3.cü gece sonunda Büyükçakıl Plajı’nda güneş ve yeryüzü bize bir resital daha sunmaya devam ediyordu sessizce..

Büyükçakıl'ın mucizesinden çıkıyorsun, gidiyorsun Kekova cennetine. Batık gemi önünde kaç taneniz kahvaltı yaptı? Kaç kişi güneşi batırdı bu antik şehirde? Cennetten günler gibi geçiyor zaman o keçi kokan çadırlarda. Sen 4 gündür ordasın ve yeniler geliyor kısa parkur için. Onları ev sahibi gibi karşıladığında anlıyorsun nasıl sahiplendiğini oraları. Senin aslında özüne dönmeye başladığını anlıyorsun, O da arkadaşım diyorsun dört tarafın bezle örtülmüş çadır içinde kaldığın kişilere. Paylaşmayı tekrar hatırlıyorsun, ve maneviyatın değerini.

1 hafta içinde 5 kuruş paraya ihtiyacın yok orada, bu da sana temel ihtiyaçların karşılandığında nasıl bir hayat seni bekliyor onu öğretiyor. Normal hayatta günde 1 saat koşsan çokmuş gibi geliyor ama orada ortalama birisi günde 3 saat koşuyor, ertesi sabah bir 3 saat daha. Günde 100m tırmanışlı parkur yapsak yokuş tırmandık deriz, orada 1500m yükselti aldığımız oldu. Aslında limitlerimizin ne kadar esnek olduğunu ve o limitleri beynimizde koyduğumuzu idrak ediyoruz bir yandan. Diğer yandan biz 3 saat koşuyorsak Ultracı çılgınlar en az 4-5 saat kalıyor parkurlarda. Biz onların parkurlarının yarısını yapıyoruz aslında. Düşünsenize 3 günde yaptığımız etapları, adamlar son gün tek seferde yapıp üzerine bir 50k daha koştu! Şaka gibiler şaka..

Sen hiç kayboldun mu? Hayır kaybolmadın, kaybolduğunda geri dönemezsin, kalırsın orada ve yeni bir şey başlar senin için. Sadece yoldan çıkmışsındır ve yeni yeni yollar keşfederek yeniden kendi yoluna gider, yolunu bulursun. Aynı, önünü kestiğin bir su akıntısının sağa sola zigzag çizerek gideceği yere ulaşması gibi. Eğer kaybolduğunu hissediyorsan gel Kapadokya'ya gel Likya'ya. Kaybolduğunu düşün burada ve yanlız kal Tuz Gölü’nde, Okaliptus ormanında. Sonra dibe in, savaş kendinle, ağla şuursuzca, sonra bitsin o gözyaşları ve başla yolunu aramaya, çıkış bulmaya. Tekrar ve tekrar, farket ki her yoldan çıkış sana birşey öğretiyor, gel buraya 7-8 gün kal ve bak gör neler oluyor. Diplere inip 8 günde nasıl zirveye çıkıyorsun ve aslında sen nesin neler yapabilirsin bir gör! İnanmayı öğren kendine ve tek değerli şeyin kendi öz benliğin olduğunu keşfet, kendi transformasyonunu yaşa! Sonrasında biz yine dışarıda seni bekliyor olacağız, yeni seni...

Hep süslü güzel ve maneviyat içeren şeyler anlatıyorum. Bu da bir yarış içinde neler yaşıyorum biraz aktarayım diye olsun.

Son 2 gün artık. Bir gün önce otobüsümüz kaza yapmış ve baya kötü bir gün geçirmişiz, akşamına kendimize gelebilmişiz. Bu etabı bir şekilde yapacağız ama serviste transfer sırasında inşallah bu sabah bişey olmaz diye ilerliyoruz. Amaç sadece bitirmek olmuş herkes için. 1 gün full dinlenmiş vücutlar ama kafalar yorgun kazadan. Genel klasmanda liderim ama Utkuer Abi ve Mehmet Abi ensemdeler. Birisinin 2dk diğerinin 10dk önündeyim. İkisi de benden iyi koşucular. Parkur Gelidonya Feneri. İlk kilometreler iniş ve düzlük bazlı, sonra 5km zirve tırmanışı, ardından teknik iniş ve 1 tırmanış daha 3km lik ve sonra tekrar teknik iniş üzerine 4km düz yol sayılabilecek koşulabilen parkur. Tek amaç direnmek bende. Eğer onlarla kalabilirsem bu gün de, son gün artık var gücümle savaşacağım. 2 koşucunun da belli özellikleri var, Mehmet Abi çok iyi iniyor, Utkuer Abi düzde uçuyor. Bense tam averaj, ne çok iyi iniyorum ne de düzde tazıyım. Gelidonya çıkışına kadar ilk 4-5km beraber gittik ve sonra inişle beraber 30m civarı açtılar arayı. Patikaya girince olay çok değişiyor. Gözden kaybettiğin anda sanki 1 saat öndelermiş gibi hissediyorsun, 20sn dahi önünde olsalar. Ama ben göz ucumda hep onları görüyorum ve kaybetmemeye çalışıyorum. Çıkışın sonunda yakaladım bu iki ustayı ama hemen inişin başında Mehmet Abi koptu gitti. Utkuer Abi ile kaldık başbaşa ve ben öne geçip Mehmet abiyi yakalamaya kasıyorum, aslında arayı açmasın diye uğraşıyorum. O kadar risk alıyoruz ki inişte, inanın bir tane manzara hafızamda yok, 3 adım sonra nereye basacağımı anca hesaplıyorum. Derken ilk burkulma o zor parkurun belki de en kolay yerinde oldu. Slalom yapar gibi çok hafif eğimle aşağı koşarken düz yolda gitti sağ bilek. Yere kapaklandım Utkuer Abi’nin önünde. Gps filan fırladı gitti. Utkuer abi baktı bana iyi misin? dedi, git dedim abi, henüz kırmadım sanırım. Kalktım ayağa ve üzerine basmaya çalıştım. 3-5 adım sektim ve koşmaya devam ettim. O sıcaklık ve adrenalin ile koştum ve tekrar 3-4dk ya Utkuer Abi’yi geçtim. 2.ci tırmanış başladı bu arada. Faruk abi yani ultracı bizi yakaladı arkamıza yapıştı. Önde tempo bende ama nabız tavan. Tırmanışın sonunda Faruk abi öne geçip Mahmut’tan kaçmaya çalışıyordu, Utkuer abi de onunla beraber tempo yaptı gitti. Ben ise arayı açmasınlar daha fazla diye inişte zorluyorum. Çat 2.ci burkulma ama bu sefer daha acılı oldu. Basamam sandım üzerine. Gps den kontrol ettim ve CP noktasına 500m civarı kalmıştı. 2 sol 1 sağ ayak basarak biraz gittim ve CP ye ulaştım.

Ayakkabıyı çözüp en üst imlikleri de geçirip bileklerimi iyice sabitledim, 2dk dinlenip son 4km düzlük sayılacak yola çıktım. Ayak tam kendini bulmuşken hop bidaha ama bu daha hafif, koruduğum için ayağı burkulmayı hissedip hemen çektim kendimi. Tek amacım vardı o an; Utkuer veya Mehmet abi değil, yarışı bitirebilmek ve Gloria öncesi kalıcı bir hasar vermemek ayağıma. Az seke seke ama normal bir tempoda etabı bitirdim. Bitirebildim aslında diyelim. Beynimde yüzlerce tilki dolaşıyor o an bir bilseniz. Ne gel-gitler, ne dibe vuruşlar, benim de Likya’da en aklımda kalan ve beni bir daha bedenimin kıymetini bilmeme sebep olan, duygu karmaşasında önce boğulup hatta kızgınlıktan küfürler edip, sonra yeniden doğmama sebep olan gündür. Etap sonu ise herşeyi arkada bırakıp, yaşadıklarıma şükür edip yoluma devam ettim. En büyük kazancım da budur hayatta. Bizi devirmek için onlarca sebep var hayatta, biz onları ne kadar büyük görmek istersek o kadar büyürler ve sorun olmaya devam ederler. Biz sakin kalıp çözüm üretirsek hayat akmaya devam eder. Çok güzel bir söz var bununla alakalı; sen eğer bu gece de yatağa nefes alarak sağ girebiliyorsan başarılısın demektir. O gün yaşadıkların ise olmuş bitmiş seni öldürememiştir. Sen halen hayattasın ve o günü de kazandın. Şimdi yeni bir gün ve yine hayatta kalma savaşı başlıyor. Dünü unut ve sıfırdan başla herşeye. Ben de öyle yaptım ve her sabah öyle yapmaya çalışıyorum. 

Uplifers'da yazdığım yazıyı sizler için buraya taşıdım. Keyifli okumalar. 

Bu yazı hakkında yorum bulunamamıştır. Yazı, yorum eklemeye kapatılmıştır.